Tasavvufî anlayışta, topluluk arasında aykırı görüntü vermek kibirden sayılır. Kendini farklı, değerli ve üstün addetmek, çoğunlukla kerameti kendinden menkul insanların eylem biçimidir. İlmiyle, irfanıyla, görgüsüyle saygı uyandırmak/sevgi hâlesi oluşturmak varken, işgal edilen makam ve mevki gölgesinde kalanlar, şöhrete aldananlar, donanımını kutsayanlar, servete sığınanlar, nesepten referans alanlar, ancak aykırılıkla bulabilirler kendilerini.

 Boş başak dik dururken, meyve veren ağacın dalı hep eğiktir, malum. Aslında büyük, küçük görünür; aslında küçük, büyük yansır etrafa. Yâni, kimliği, kişiliği oturmuş, ilimle bilimle yoğrulmuş, varlıkla-yoklukla boğuşarak varlığı da yokluğu da kanıksamış, dostluğun da düşmanlığın da onlarcasını tecrübe ederek feleğin çemberinden geçmiş, her şeye karşın sevgiyle bakmayı, dostça kalmayı başarmış insan iyileri, hep mütevazı, hep iddiasızdır her hâlleriyle.

Sanırsınız ki, bir şey bilmez, bir şey anlamaz; aklı fikri iyiye-kötüye, eğriye-doğruya ermez. Yaklaştıkça/tanıdıkça büyür, kıymetlenir bunlar. Ve bunlar, müşfik dolu bakışlarıyla yürek yumuşatır, herkes nezdinde itibar görür, saygı uyandırır anlaşıldıkça. Diğerleri ise, ister kıytırık görevler deruhte etsinler, isterse hasbelkader zirveye kurulsunlar, tam tersi bir yaklaşım sergilerler; edalıdırlar, seçkincidirler; muhatabı küçümserler, kompleksleriyle bıkkınlık verirler; bencildirler, “ben” merkezcidirler.

Aslında büyükler, huzur verirken, aslında küçükler, iç bunaltır, yorar/üzer insanı. Asıl büyükler övgüye/methiyeye “yüzkarası” kıymet atfederken, bunlarla gıdalanır/nemalanır asıl küçükler.

Bir yanda sonsuz tevâzu, öte yanda baştan aşağı kibir.

Kur’anî ifadeyle kibir, Allah’a ortak koşmaktır. Çünkü büyüklük yalnız Allah’a mahsustur. Nefis terbiyesi denilen şey, sırtüstü yatırıp tuş etmektir onu. Hiç kuşkunuz olmasın, secde bu yüzden insanın Allah’a en yakın olduğu pozisyondur ve Yüce Yaratıcı zor varlık insanın alnını günde seksen kez yere değdirterek, günde seksen kez yüz sürdürerek, terbiyenin yolunu/usulünü göstermiştir.

İnsanlık tarihi boyunca Allah korkusunu yüreğinin derinliklerinde hisseden herkes, konumu ne olursa olsun bu illette sırt çevirmek için çok değişik metotlar geliştirdi. Kimi sessizce kalabalıklardan uzak durmayı yeğledi, kimi ibadet taata hasretti kendini, kimi makam ve mevkisini bırakarak adını şanını unutturdu, kimi deli numarasına yattı, kimi toprağını memleketini terk ederek kaçıp kurtulmayı eyleme döktü.

Enteresandır, Osmanlı Padişahları kibirden uzak durmak, nefsi kırmak ve toplumsal sorumluluğunu sürekli hatırda tutmak için, her Cuma selamlığında fakir fukarayı paraya boğarak, şöyle bağırttı on yıllar boyu:

Biri yer biri bakar / kıyamet bundan kopar / mağrur olma padişahım / senden büyük Allah var

Nefis çok övülme yüzünden firavunlaştı. Sen, alçakgönüllü ol; hor, hakir ol; ululuk taslama!” der Mevlânâ, Mesnevî’sinde.

Rivayet edilir ki Yavuz, kutsal toprakların fethi sonrası kendisine verilen “Sâhib-ül Harameyn /İki kutsal bölgenin (Mekke ve Medine) sahibi/hâkimi” makamını, “Hâdim-ül Harameyn / İki kutsal bölgenin (Mekke ve Medine) hizmetkârı” unvanına dönüştürerek asıl büyüklerin yolundan gitti ve gönülleri fethetmesini bildi.

Ateş düştüğü yeri yakar, cesamet ölçüsünde etki alanı oluşur. Sıradan insanın kibri de sıradan olur; tahribi yıkmaz; yıksa dahi birkaç kişiyle sınırlı kalır. Asıl zirvede baş gösterir sorun. Burada bulunanlar konumlarını içselleştiremedikleri, varlıklarını hizmete endeksleyemedikleri sürece, kibrin elinde oyuncaklaşır; büyüdüklerini zannederken küçüldüklerinin farkına varamadan idame-i hayat sürer.

Zirve isimler toplumdan ayrı düşmez; ayrıksı durmaz. Onlar ne hâl üzereyse tıpkısıyla yaşar; birlikte güler, birlikte eğlenir, birlikte üzülür; sevinci de tasayı da birlikte teneffüs eder.

Büyüklük/yücelik böyle kendini gösterir zaten.

Değil midir ki, gerçek devlet büyüklerine yönelik sevgi, tamamıyla “Halk adamı” kimliğine yaslanmaktadır.

Tevazu her kapıyı açan anahtardır haddizatında.

Bilene/görene/ anlayana tabiî.

***

Dünkü yazımı kaleme alırken nefsimin firavunlaştığını hissedemedim. Küçük bir ayrıntıyı atlamak pahalıya mal oldu. Ülke nüfusunu 519 yerine 600’e böldüm. Sadece bu yanılgı bana her İl’e öncelikle 1’er milletvekili ayırmak temelli yöntemi atlatırdı ve oraya koskocaman bir yanlış çıktı.

Av. Yusuf Başer’inkinden daha feci bir yanlış hem de.

O -belki de- bilerek, 4 bin rakamı telaffuz etti, motive maksatlı beyanat verdi. Ama ben, 4’üncü milletvekilliği için 16 bin civarı gerekli artı nüfusu 161 bin olarak açıklama gafletine düştüm.

‘Bir sıfır fazla’lık sapma ama tam anlamıyla faka basma.

2023 seçimlerine dönüp baksam eksiği fark edeceğim.

Yusuf Başer’in böylesine fahiş bir yanlışa düşmeyeceğini dahi akla getiremedim.

Dedim ya, firavunlaşan nefis gözümü kör etti.

Suat Tinel öncesinden uyardı, kulak kapattım, Soner Tümgan ses yükseltmek istedi, dinlemedim. Abdullah Doğan müdahale ettiğinde ise iş işten geçmişti.

Aslında geçmemişti. Topu topu 15-20 dakika paylaşımda kalan yazımı kaldırsam, 5-10 kişinin gördüğüyle kalırdı.  Kaldırmasam, küçük rötuşlar yapsam, mesela “o sıfırı atsam” mesele kapanırdı.

Yapmadım, ne düzeltmeye tevessül ettim, ne “kaldıralım” tavsiyelerine olur verdim. Düzeltme yoluna gitseydim ya da kaldırmak istikametli tavsiyelere uymuş olsaydım, ayak altına almakla cezalandırmam gereken nefsimi yeniden yukarı çekmiş, itibarını yeniden teslim etmiş sayardım kendimi.

Başa dönmüş olurdum.

Yazımı internet sayfasından kaldırmama niyetindeyim. Üzerine kalın bold harflerle, “bu yazı yanlış hesaplanmış bir değerlendirme içermektedir. Lütfen dikkate almayınız” notu düşerek yerinde kalmasını sağlamak kararlılığındayım. 

Bu satırları okuduğunuzda bu not yerine yerleştirilmiş olacak.

Her gün yüzleşmeliyim ki oraya buraya savrulmayayım bir daha.

Okur da her karşılaştığında “duayen”e notunu versin; değerini biçsin!

Anlatılır hani…

Bir gün Hazreti Ömer, karşısında diz çöker ve “Senden sonra bize kim vaaz edip, öğüt verecek ya Resulullah” diye sorar. Yüce Peygamber’den dehşete sürükleyici şu cevabı alır:

-Kefâ bil-mevti vâizan yâ Ömer / Sana nasihatçi olarak ölüm yeter ya Ömer!

Rivayet edilir ki, Hz. Ömer bu sözü yüzüğüne yazdırdı ve namazda her tahiyyata oturduğunda (16 kez) o muhteşem uyarıya bakarak, nefsin arzu ve hevesine gem vurdu sürekli.

Ben de benzerini yapacağım anlayacağınız.

***

Başta Av. Yusuf Başer ve Suat Tinel olmak üzere, tüm okurlarıma, bana inanan/güvenen/itimat eden herkese özür borcum var. En hasbî duygularla özür diliyorum.

***

Not: Çok çok uzun aradan sonra Sezen Aksu’nun “küçüğüm” şarkısını dinliyorum şu sıralar.