Çocukken köy sabahları erkenden uyanırdı. Güneş yavaşça yükselirken, horozlar ses verir, kuzular meleşir, anneler tandıra ekmek atar, babalar sabanlarını kontrol ederdi. Biz çocuklar ise sabah ayazında yalınayak kapının önüne çıkar, toprağın serinliğini içimize çeker, henüz başlamamış günün telaşını heyecanla beklerdik.
Bir zamanlar köydeydik. Ve o köy, sadece yaşadığımız yer değil, aynı zamanda yaşama biçimimizdi. Toprakla kurduğumuz ilişki bir kazanç meselesi değil, bir varoluş hikayesiydi. Tohumu toprağa ekerken yalnızca mahsul değil, umut da ekiyorduk. Yağmur duasına çıkan büyüklerimizin elleri kadar, çocukların gözleri de gökyüzüne çevrilirdi.
Bugün dönüp geriye baktığımda görüyorum ki, sadece evler değil, kültür de boşaldı köylerden. Traktörle saban arasındaki farkı anlatan hikâyeler, artık kulaktan kulağa değil, sayfalardan satırlara taşınıyor. Oysa tarla sürülürken çıkan taşları ayıklamak, sadece bir zahmet değil, sabrın, emeğin, birlikte çalışmanın sessiz öğretmeniydi.
Modern hayatın sunduğu kolaylıklar arttıkça, doğaya olan sabrımız azaldı. Köyden kente göç sadece bir yer değişimi değil, ruhumuzun doğadan uzaklaşmasının da hikâyesi oldu. Bugün market raflarında gördüğümüz domatesle, annemizin bahçeden topladığı domatesin arasında sadece tat farkı yok; bir zaman farkı, bir emek farkı, bir duygu farkı da var.
Büyüklerimizden de dinlediğimiz köyde geçen çocuklukları hatırladıkça, bugünkü çocukların toprakla buluşamadan büyümesine üzülüyorum. Elbette hayat değişiyor, teknoloji ilerliyor. Ama biz köyden aldığımız öğretileri unutmamalı, yaşatmalıyız. Çünkü bir milletin geleceği, kökleriyle kurduğu bağ kadar güçlüdür.
Bir zamanlar köydeydik. Şimdi şehirlerdeyiz. Ama içimizde hâlâ köyden kalma bir “biz” var.
O “biz”i yaşatmak, yalnızca hatırlamakla değil, anlatmakla da mümkün.
Bugün anlattım. Yarın siz de anlatın…
Nurullah Çelik / Ziraat Mühendisi