Bu haftaki yazımda sizlere bir ergoterapist olarak terapi odasındaki önceliğimden bahsetmek istiyorum: çocuğun dünyasına inebilmek.
 Özellikle gelişimsel açıdan risk grubunda olan ya da otizm spektrumunda yer alan çocuklarımla yürüttüğüm süreçte, ilk adım her zaman çocuğun liderliğini takip ederek onunla güvenli bir bağ kurmak oluyor.
Hazır planlar yerine, çocuğun yönlendirdiği aktivite, verdiği ipuçları ve kurduğu iletişimle şekillenen bir yolculuk başlıyor. Çünkü bir çocuk, kendini güvende hissetmeden öğrenemez.
Seansa başlarken zihnimde hep şu cümle olur: “Onun dünyasını anlamadan, ben ne anlatabilirim?”
Bugüne kadarki deneyimlerim gösteriyor ki, etkileşim temelli bir ilişki, yalnızca çocuğun sosyal iletişim becerilerini değil; dikkatini, motor planlamasını, problem çözme becerilerini ve yürütücü işlevlerini de doğrudan destekliyor.
Çocukların dünyası, bizimkinden bambaşka çalışır. Bazen bir ses onlar için fazla yüksek, bazen bir dokunuş fazlasıyla rahatsız edici olabilir. Göz teması kurmak bile bazı çocuklar için büyük bir çaba gerektirebilir. Tüm bu davranışların altında yatan nedenleri anlamak için çocuğun duyusal profilini tanımak gerekir. Ve bu değerlendirme, ancak çocuğu bütüncül görebilen bir uzmanlıkla mümkündür. İşte tam da bu noktada devreye biz ergoterapistler gireriz. Çocuğun duyusal ihtiyaçlarını, güçlü ve zorlayıcı yönlerini analiz eder; aileyi en doğru şekilde bilgilendirir ve yönlendiririz. Çünkü her çocuğun gösterdiği davranış, aslında bize bir şey anlatır. Önemli olan, o dili okuyabilmek ve doğru adımı birlikte atabilmektir.
Bir çocuk neden sürekli dönüyor? Neden bir şeye basma ihtiyacı hissediyor ya da neden göz teması kurmuyor? Bu davranışların altında çoğu zaman, çocuğun bedeninde denge kurma çabası yatar.
Çocuklarla kurulan karşılıklı etkileşim, gelişimin en güçlü yapı taşıdır aslında. Göz göze gelmek, bir mimiğe cevap vermek, sırayı beklemek ya da bir hareketi birlikte tamamlamak… Tüm bu anlar; dil, dikkat, motor beceriler ve bilişsel süreçlerin desteklendiği eşsiz fırsatlardır. Ama bu gelişim, ancak çocuğu bütüncül görebilen bir bakış açısıyla mümkün olur.
Duyusal profilini tanımadan, bedensel ihtiyaçlarını göz ardı ederek, bireysel farklılıklarını fark etmeden “öğretmeye çalışmak” çoğu zaman yalnızca davranışı bastırmakla sonuçlanır.
Bir çocuğa beceri kazandırmak, sadece komut vermekle olmaz. Doğru bir etkileşim ortamında, güvenli bir bağ kurularak ve çocuğun bireysel profili gözetilerek her beceri –ister motor ister sosyal ister bilişsel olsun– doğru şekilde öğretilebilir.
Bu noktada en önemli konulardan biri de: ebeveynlerin çocuklarını doğru uzmanlara yönlendirmesidir. Gelişimsel farklılık gösteren çocuklar, özel bir hassasiyet ve donanımlı bir bakış açısı gerektirir.
Sadece tanıya değil, çocuğun tüm potansiyeline odaklanan, onu bir bütün olarak görebilen uzmanlarla çalışmak; sürecin sağlıklı ilerlemesini sağlar.
Unutmayalım… Her çocuk gelişir ama her çocuk aynı şekilde değil. Etkileşimle kurulan bağ ve doğru yaklaşımla her beceri öğrenilebilir.