Bir milletin bağımsızlığı sadece sınırlarıyla değil, tarlasında yetiştirdiği ürünüyle, pazardaki ekmeğiyle, mutfağındaki yemeğiyle de ölçülür. Bu sebeple tohum, sadece tarımsal bir girdi değil; aynı zamanda bir milli güvenlik unsuru, bir kültürel miras, bir gelecek yatırımıdır.
Geçmişte her köyün kendine has tohumu vardı. Domatesin rengi, biberin acısı, mısırın boyu bile yöreye göre değişirdi. Çiftçi tohumu kendi tarlasından ayırır, bir sonraki yıl yeniden ekerdi. Ne var ki bugün geldiğimiz noktada elimizdeki tohumların büyük kısmı yabancı firmalara ait, hibrit yapıda ve her yıl yeniden satın alınmak zorunda.
Bu durum sadece ekonomik bağımlılığa değil, aynı zamanda biyolojik çeşitliliğin kaybına da yol açıyor. Binlerce yıllık yerli tohumlarımız, genetik hazinelerimiz yok oluyor. Oysa bu tohumlar sadece ürün değil; kuraklığa, hastalığa, iklime direnç anlamına gelir. Anadolu’nun toprağına uyum sağlamış bu yerel çeşitler, aslında bizim iklim krizine karşı elimizdeki en güçlü silahlardan biridir.
Peki ne yapmalıyız?
Öncelikle yerel tohum bankaları kurulmalı ve yaygınlaştırılmalı. Devlet destekli tohum üretim merkezleri kurulmalı ve çiftçiye ücretsiz ya da uygun fiyatla temin edilmeli. Aynı zamanda çiftçilere yerel tohumların çoğaltılması ve saklanması konusunda eğitimler verilmeli.
Tıpkı bir ülkenin kendi ordusu, kendi savunma sanayi olması gerektiği gibi; kendi tohumuna da sahip olması gerekir. Çünkü tohumunu kaybeden, toprağını da kaybeder. Bu mesele sadece çiftçinin değil, hepimizin meselesidir.
Bugün soframızdaki domatesin, yarın çocuklarımızın karnını doyuracak buğdayın geleceği; alacağımız kararlarla şekillenecek.